Bir Psikanaliz Metaforu Olarak Fantazi Edebiyatı
Fantazi, bir yolculuktur. Tıpkı psikanaliz gibi, bilinçaltı zihne
yapılan bir yolculuk.
Tıpkı psikanaliz gibi tehlikeli olabilir ve sizi mutlaka değiştirir.
Ursula K. Le Guin "From Elfland to Poughkeepsie"
Ruhtaki bozuklukların, acıların, marazın, altüst oluşların her birinin
bir hikayesi var. Sonu ister mutlu bir aile hayatında, isterse de
tımarhanede bitsin, bu öykülerin her biri şaşırtıcı ölçüde bir diğerine
benzer. Ayrıntılardaki farklılıklar sonsuzdur; şeytan da melekler de
orada gizlidir zaten. Ama hikayeler daima bir yolculuğu anlatırlar; başı
ve sonu olan, ister istemez de bir ortası bulunan birer yolculuğu.
Yolculuğun nerede başladığı hayli belirsizdir. Ortası da öyle; yalnızca
belli başlı kavşaklar, o da geriye doğru bakıldığında biraz bilinebilir.
Son ise genellikle barizdir, ne anlama geldiği hiç anlaşılamayacak da
olsa.
Her yolculuk aslında benzersizdir. Ancak onları anlayabilmek
için birbirlerine benzetmemiz, ortak yanlarını bulmamız, genellememiz
gerekir. Aksi takdirde yapabileceğimiz tek şey, önden giden Don
Quijote'nin peşinden umarsızca koşturan, onu izleyen ama olup biten her
şeyi ancak sonradan kavrayabilen ve kişisel bir vakanüvislikten başka
işi olmayan Sancho Pansa rolüne soyunmaktır. Psikanaliz Sancho Pansa'yı
genelleştirerek onu birçok Don Quijote'nin birden peşinden koşabilecek
cihazlarla donatır. İster istemez birçok ayrıntıyı kaybeder gerçi, ama
geçici süreler için bir takipçiden ziyade bir yol arkadaşı olmayı,
edilgenliğiyle etken olmayı başardığı sürece de vakanüvislikten
kurtulur. Eyleyen Don Quijote ve kaydeden Sancho Pansa ikiliğini altüst
ederek, Don Quijote'yi kendi kendisinin vakanüvisi haline getirmeyi
amaçlar. Don Quijote kendi yolculuk öyküsünü yazmayı başarabildiğinde,
tedavisi de ("tedavi" her ne kadar mümkünse) tamamlanmış olur.
Don
Quijote, bir ortaçağ romansı parodisi. Ortaçağ romansından
kaynaklandığı ölçüde de, hem çağdaş romanın, hem de çağdaş fantazi
edebiyatının öncüsü olma şerefini taşıyor. Ama aynı zamanda psikanalitik
bir "vaka öyküsü" olarak da okunabilir. Bir edebi tür olarak fantazi,
tarihsel açıdan bakıldığında, psikanalizi önceliyor. Selef halefin
metaforu olabilir mi? Ancak unutmamalıyız ki, "yolculuk" her ikisini de
önceliyor. İster karşıki dağın ardına, ister şu ırmağın ya da denizin
ötesine, ister oradaki mağaraya, isterse de kendi zihnimizin
bilinmeyenine doğru yapılsın, yolculuk insan türü kadar eski. En az
zıddı ve tamamlayıcısı olan "ev" kadar. Fantazi de bu faaliyetten
çıkıyor, psikanaliz de. Dolayısıyla fantazinin bir psikanaliz metaforu
olduğunu söylemek, anakronik (yani tarihsel olarak arabayı atın önüne
koşan) bir yaklaşım sayılmaz. Psikanalizde en azından kısmi bir
gerçekliğe ulaşma amacı ve iddiasıyla yapılan, her ne kadar fantastik
bir evrene yönelse de ayakları "bugün ve burada"ya sapasağlam basan
yolculuk, fantazide açıkça kurgusal olarak yapıldığı için,
"metafor"unvanı fantaziye daha çok yakışıyor sadece.
Le
Guin'in en başta alıntıladığım iddiasına geri dönersek, her fantastik
(kurgusal) yolculuk bilinçdışına (onun deyişiyle "bilinçaltı zihne")
yapılan bir yolculuktur. Peki, yola nasıl çıkılıyor, orada ne bulunuyor
ve eve nasıl geri dönülüyor?
Arayış Macerası
Türkçe'de
"quest" kelimesinin bir karşılığı yok. Muhtemelen İngilizce'deki
"question/soru" kelimesinin kökünü oluşturuyor. Eski İngilizce'de "sorgu
mahkemesi" ve "sorgu jürisi" anlamında da kullanılırmış (zaten bu
kavramların çağdaş dildeki karşılığı da "inquest"). "Sorgu mahkemesi":
yani yargı verme ya da cezalandırma/aklama amacı taşımayan, yalnızca
görünürdeki bir olayın arkasında yatanları araştırma amacıyla toplanan
mahkeme.
Ortaçağ Avrupası'nda, bir şövalyenin onurunu ve
yiğitliğini kanıtlamak için bir "quest"yerine getirmesi gerekirdi. "Zor
durumdaki bir kadını" kurtarmak bu "quest"lerin en sık rastlananlarından
biriydi. Kurgu edebiyatına en sık aktarılan "quest" öyküsü ise Kral
Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerinin "Kutsal Kase" arayışlarıdır.
Yüzyıllar boyunca, Sir Thomas Malory'nin Morte "Arthur"undan Alfred
Tennyson'ın Idylls of the King&'ine kadar İngiliz edebiyatı bu
öyküyü anlatıp durmuştur. 20. yüzyılda "Kutsal Kase" arayışı çizgi
romana ve sinemaya da geçti. Örneğin, Martin Mystere bir değil birkaç
"Kutsal Kase" buldu. İngilizlere bu "Kutsal Kase" arayışından gına
gelmiş olduğu için, bir İngiliz topluluğu olan Monty Python, Monty
Python and the Holy Grail'de konuyla iyice dalgasını geçti, Amerikalılar
romansı yeni keşfetmekte oldukları için Spielberg Indiana Jones'ların
üçüncüsünde Indy'yi onun peşine düşürdü.
John Boorman'ın kadri
bilinmemiş şaheseri Excalibur'da, Kutsal Kase'yi Arayış Macerasının
tümü, tüm psikanalitik çağrışımlarıyla birlikte yer alır: Fallus'un
vagina dentata'dan ("dişli vajina") kurtarılmasıyla başlayan öykü (taşa
saplı kılıcın çıkarılması), bir babaya isyan/bağlılık ve yasak anne
arzusu temasıyla sürer (Lancelot ve Guinevere); ensest dehşeti yaşanır
(üvey kızkardeşi Morgana'nın Arthur'u baştan çıkarması) ve en nihayet
Oidipal bir dehşetle sona erer (Arthur ile ensetten doğma oğlu
Mordred'in birbirlerini öldürmeleri). Tüm bu maceranın altını çizen
Kutsal Kase ise bir objet petit a, bir "ulaşılamaz arzu nesnesi" olarak
karşımızda durur. Taştan kurtarılan Excalibur göle atılır, "Gölün
Hanımı"na teslim edilir ve bu son cinsel birleşmeyle birlikte de Arthur
ölür: Guinevere'in aşkını ve sembolik oğlu Lancelot'un bağlılığını
kaybetmiş, öz oğlunu öldürmüş, arayışı sonuca ulaşamamış olarak.
Yani
kısacası, sürekli gündemde kalan, durmadan işlenen, sayısız eklemeler
ve çıkarmalar yapılan hangi fantazi metnini ele alsak, her anını, her
figürünü ve her durumunu bir psikanalitik metafor olarak okumak
mümkündür. Üstelik psikanalizin hangi okuluna bağlı kalacağınız bile bir
sorun yaratmaz: Kutsal Kase arayışını Klein'cı açıdan, Winnicott'çu
açıdan ya da saf Jung'cu açıdan okumak mümkündür.
O yüzden
fantazi metninin psikanalizle ilişkisini çözümlemek için, metinde yer
alan (ve bir kısmı mutlaka tesadüfi olan) tek tek simgeleri
değerlendirmektense, bu metinlerin bağlamını (context) ve kapsamını
(extent) ele almak daha doğru olur. Demek ki "Arayış Macerası"nın
kendisi bir metafor olarak ele alındığında, bir anlam yaratma çabamıza
daha fazla yardımcı olacaktır.
"Quest"i "Arayış Macerası" diye
çevirdiğimizde, ortada aranan bir nesne olduğu yanılsamasını yaratırız.
Oysa her quest bir nesne aramaz; Kutsal Kase arayışı bizi yanıltmamalı.
İlk fantazi metni sayılabilecek olan Odysseia'nın quest'i eve dönüştür.
Yüzüklerin Efendisi'nin quest'i zaten sahip olunan bir nesneyi belirli
bir yere götürmek ve orada yok etmektir. Yerdeniz Büyücüsü'nde Ged,
kendi kibri yüzünden dünyaya saldığı bir gölgeyi arar. En Uzak Sahil'de
ise aranan, fantazi edebiyatının gözde temalarından biri olan
"ölümsüzlük arayışına" inat yaparcasına, ölümlülüktür.
Her arayış
macerası, "Karanlığın Kalbine" yapılan bir yolculukta düğümlenir.
Joseph Conrad'ın aynı adlı kısa romanı (Karanlığın Yüreği) fantazi
olmamasına karşın, ";arayış macerası" metaforunun en iyi örneklerinden
biridir. Çoğu edebiyat eleştirmeni Karanlığın Yüreği'ni bir
sömürgecilik/emperyalizm eleştirisi olarak okumuştur; kuşkusuz anlamlı
bir okumadır da bu.
Ancak alternatif (psikanalitik) bir okuma
bize başka şeyler de söyleyecektir: "Karanlığın kalbine" yapılan
yolculuk, bilinçdışına doğru yapılan bir yolculuktur; orada bulunan ise
"öteki"dir, gölgesiyle yüzleşmiş ve bunu kaldıramamış olan, o yüzden de
"Dehşet! Dehşet!" diye mırıldanmaktan başka bir şey yapamayan bilinçli,
akılcı Batılı/Beyaz zihnidir.
Ya da, Lacan'cı açıdan bakacak olursak,
romanın kahramanının ideal ego arayışının (Kurtz ideal bir ego'dan
başka nedir ki?) sonuçsuz kalışının öyküsüdür. Babanın adı "Kurtz"dur,
ve baba en uygun zamanda ölür ("Mistah Kurtz, he dead!"). Babanın da,
arayışın kahramanının da arzu nesnesi olan Kara Afrika, en derinlerine
kadar duhul edilmiş olmasına karşın, el değmemiş olarak kalır. Gri bir
dünyanın kıyısındaki kara deliktir o: Lacan'ın "Gerçek" dediği şey;
Batılı aklın simgeler sisteminin içinde yer al(a)mayan, o sistemin
açıklama ve anlamlandırma çabalarından kaçıp kurtulan, dile gelmeyen ve
ele geçmeyen bozbulanık bir varlık. Ancak ölümle anlamlandırılabilecek
Gerçek.
Bu bakımdan Conrad'ın Kara Afrika'sı edebiyat tarihindeki en
kapsamlı objet petit a, ulaşılamaz arzu nesnesi metaforlarından birini
oluşturur.
Nesnenin ulaşılamazlığı, "Gerçek"liği o kadar tamdır
ki, en yakınına gelindiğinde suçluluk ve dehşet duyguları ölümcül bir
şiddete ulaşır. Kalbe yaklaştıkça dehşet dayanılmaz olur, tam bir
katatoni ile ve giderek ölümle sonlanır.
Aynı öykünün
çağdaşlaştırılıp Vietnam'a taşınan sinema versiyonunda (Apocalypse Now)
yaklaştıkça uzaklaşılan arzu nesnesi, Vietnam ormanlarının dibindeki
"Gerçek", şiddetin de anası olur. Saf akıl olarak varolabileceğini
sanan Batılı zihin, kendisini inkar eden, el bile sürdürmeyen, onun
simgeler sistemi tarafından tecavüze uğramayı reddeden arzu nesnesi
tarafından mutlak bir biçimde dışlanıyor olmanın akıldışı şiddetine
tutsak düşer. "Herkes [her erkek] sevdiğini [sevdiği şeyi] öldürür."
Kurtz gibi bir narsistik imge, sonunda kaçınılmaz bir biçimde kendini de
öldürecektir.
"Karanlığın Kalbi" metaforunu Conrad'dan ödünç
alıp yeniden fantazi dünyasına dönecek olursak: Dario Argento'nun eşsiz
korku filmi Suspiria, tam bir "karanlığın kalbine yolculuk" öyküsüdür.
13-14 yaşındaki kızlar için bir bale okulunda geçer film. Okulun
müdiresi, aslında bir cadıdır. Tüm okul da, bu cadının "operasyonları"
için bir kamuflajdan ibarettir. Filmin kahramanı olan genç kız (tam
yetişkinliğe geçişin eşiğinde bir bakire) birbiri ardında işlenen
korkunç cinayetlerden "dışarı doğru" kaçamayacağını anlayınca, kötülüğün
merkezine gitmeye karar verir. Psikanalitik metaforlarla arası pek iyi
olan, muhtemelen bunları bilinçli kullanan Argento, bu ilerleyişi bir
spiral şeklinde kurar. Genç kız spiral bir koridordan merkeze, cadının
inine (rahme) doğru ilerler. Oraya vardığında bulduğu, son derece yaşlı,
kötü bir kadındır; bir kocakarı, evrensel kötü anne, kendi geleceği,
"öteki"si, gölgesi. Onu öldürdüğünde "Karanlığın Kalbi" tüm gövdesini de
yanına alarak yok olur. Genç kız yanmakta olan okuldan çıkar ve
yağmurda uzaklaşır. Yüzündeki ifade bir yetişkin ifadesidir. Ergenlik
ayinini geçmiş, bir yetişkin olmuştur artık; öldürdüğü cadı (anne,
gölge) gibi bir kocakarı olma yolunda en önemli adımı atmıştır, üstelik
her genç kız gibi bu adımı kanla mühürlemiştir.
Suspiria
örneği, bizi ortaçağ romansından modernist romana kadar hep erkeğe ait
bir uğraş gibi görünen "quest"in dişil yanıyla tanıştırır; bunu yaparken
de onun örtük anlamlarından birini ele verir: Filmdeki genç kızın
"quest"i kadın olmak, yetişkinliğe, doğurganlığa adım atmaktır aslında.
Bunu başarmak için ise, kendindeki cadıyı (doğurgan olmayan
kocakarıyı) öldürmek zorundadır. Aynı şey erkekler için de geçerlidir:
Genç Arthur Excalibur'u saplı olduğu taştan kurtarıp da havaya
kaldırdığında, hayatının ilk ereksiyonunu gerçekleştirmiş oluyordu.
Fallusunu anneden, onu kendi içinde, kapalı, saklı tutumaya çalışan
"yutucu vajina"dan kurtardığında, yetişkin bir erkek olmaya da adım atar
erkek çocuk.
Eski Yunan'dan bize kalan ilk tragedya olan
Aiskhilos'un Oresteia üçlemesi, "anneden kurtulma" diye özetlenebilecek
olan "quest" arketipinin kör kör parmağım gözünde bir örneğini
oluşturur. Orestes'in görevi annesi Klitemnestra'yı öldürmektir
üçlemenin ilk oyununuda. İkinci ve üçüncü oyunlar ise bu fiilin
aklanmasının hikayesidir. Oidipal bir delikanlı olduğundan hiç kuşku
duyamayacağımız Orestes, yetişkin bir erkeğe dönüşmek, ve çok daha geniş
bir planda, ataerkil toplum düzeninin ebeliğini yapmak için annesini
öldürmek zorunda kalır. Bunu yaparken de baş destekçisi, hatta
kışkırtıcısı, kızkardeşi Elektra'dır. Ataerkil bir düzende kız olsun
erkek olsun, evladın yetişkin olmak için yerine getirmesi gereken görev,
anneyi (kuşkusuz metafor düzeyinde) öldürmektir. Ama unutmamalıyız ki,
aynı anne, evladın ulaşılmaz arzu nesnesidir de aslında.
Ulaşılmaz
arzu nesnesi mevkiini neyle doldurursak dolduralım, ona ulaşmanın tek
yolu, onu öldürmektir. Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsü'nde Ged, "narsistik
bir kaza" sonucu dünyaya saldığı gölgeyi arar, ama bulduğu kendisidir
yalnızca. Her arayış macerasının kaçınılmaz sonudur bu: Aranan
bulunamaz; o, ulaşılamayacak arzu nesnesidir. Ancak bu arayışta kendini
bütünleyebilir insan, özgürleşebilir. "Dil" dediğimiz simgesel sistemi
tanımayan, onun tarafından ehlileştirilip sınırlanmamış "Gerçek"le
yüzyüze gelmek, insanı kendi kurduğu ve eline tutsak düştüğü o sistemden
kısmen de olsa özgürleştirebillir. Ged gölgesini yok ettiği (ya da
onunla bütünleştiği) zaman bir kahkaha atarak "Bitti artık," der. "Yara
iyileşti, artık bütünüm, özgürüm." Arayış macerasının yaranın
iyileşmesiyle, şifa bulmasıyla sonlanması, tüm arayış sürecinin aslında
bir terapi süreci olduğunu ima etmektedir bu örnekte de. Yolculuk
bilinçdışınadır. Aranan, o ulaşılamaz arzu nesnesi bulunamaz orada,
şansınız varsa ancak "Gerçek"in bozbulanık aynasında kendinizi
bulabilirsiniz. Zaten bu da psikoterapi denilen şeyin biricik amacı
değil mi?
Acının dinmesi, yaranın iyileşmesi, görece bir özgürleşme.
Arzunun doyurulması değil, tanınması, kabullenilmesi; öldürülerek
yutulması, bilinçli benlikle bütünleştirilmesi.
Tolkien'ın
Yüzüklerin Efendisi'nde bu arayış macerası en abartılı biçimini alır;
çünkü aranan, arzu nesnesi, macera başlamadan çok önce bulunmuştur.
Bulunmuştur, ancak sahip olunamamıştır; olunamaz da zaten. Eğer dikkatli
olmazsanız, o size sahip olabilir.
"Quest", ondan vazgeçmektir;
yaratıldığı volkana atarak yok etmektir. Arzu nesnesi üç ciltlik macera
boyunca kahramanın yanında, koynunda taşınır. Bir yüzüktür bu: Güç
Yüzüğü. Takanı görünmez yaptığını biliriz. Bu bile az nimet değildir
("öteki"nin nazarından korunma); ancak takana bundan çok daha fazla güç
sağladığı ima edilir kitap boyunca; örneğin Gollum da, Bilbo da uzun
ömürlerini ona borçludurlar. Tam da bu yüzden hiç kimse, en bilge olan
Gandalf bile, onu kullanmaya mezun değildir; çünkü yüzüğü kullanmaya
kalkan, sonunda kullanılacaktır. Böylece Frodo, objet petit'sını yanında
taşıyarak Orta Dünya'nın dört bir yanını gezer. Kaç kez baştan
çıkarılmanın eşiğine gelir. Özellikle tam da son anda, yüzüğü volkana,
"Kıyamet Çatlağı"na atacakken. Ama o zaman da Frodo'nun "öteki"si,
gölgesi Gollum devreye girer; yüzük zaten baştan beri onun ulaşılamaz
arzu nesnesidir. Frodo ve Gollum sonunda bütünleşemezler. Gollum yüzüğü
(ve Frodo'nun bir parmağını) alır, ama kendisi de yüzükle birlikte
çatlağa düşer. Gölge, objet petit a ile birlikte yok olur. Ancak bu
fiille Frodo'nun terapisi tamamlanamamıştır, Frodo özgürleşememiş,
bütünlenememiştir; "eksik" kalmıştır (adı artık "Dokuz Parmak Frodo"
olacaktır). Son anda baştan çıkarılmaya teslim olmak, arzuya yenilmek,
sembolik bir "hadım edilme"ye yol açmıştır. Mükemmel bir vagina dentata
metaforu olan "Kıyamet Çatlağı" (metafor o kadar mükemmeldir ki, çatlak
yüzüğün doğduğu yer olan volkan/rahme açılır), Frodo'nun gölgesi ve arzu
nesnesiyle birlikte bir parmağını da yutar. Bu "hadım" eyleminden sonra
Frodo';nun acısı hiç dinmez, durmadan tekrarlanır, ta ki Gri
Limanlar'a, oradan da denizin ötesine gidene kadar.
Siren Çağrısı
Odysseia'nın
bir fantazi prototipi olduğunu bir kez kabul edersek, daha sonraki
yüzyıllar boyunca fantazi edebiyatında tekrar tekrar ortaya çıkacak olan
birçok temanın ilk biçimlerini bu metinde bulabileceğimizi de görürüz.
Bu temaların en önemlilerinden biri, "siren çağrısı"dır. Çoğu prototip
(ve arketip) gibi "siren" de adını bu metinden almıştır zaten.
Odysseia'da
"siren çağrısı" esas olarak cinsel bir çağrıdır ve erkeklere
yöneltilmiştir. Erkek bu baştan çıkarma girişiminden kulaklarını
tıkayarak, yani arzusunu duymazdan gelerek kurtulabilir ancak. Arzu
gözünüze seslenirse, gözlerinizi kapayabilirsiniz, ya da kapamaz,
bakmakla, seyretmekle yetinebilirsiniz; bir röntgenci ya da "masum
tanık" olabilirsiniz. Ancak kulağa seslenen arzu daha tehlikelidir.
Kulağın kapağı yoktur. "Kulak röntgenciliği" ise, gözle yapılan
röntgenciliğin aksine, haz değil yalnızca acı verir. Leonard Cohen'in
"Paper Thin Hotel" ("Kağıt Kadar İnce Otel") şarkısında, yan odadaki
sevişmeyi dinleyen adamın acısının sınırı yoktur; oysa duvarda bir delik
olsaydı işler farklı gelişebilirdi!
Odysseus'un siren
çağrısından kendini koruma yolu ise, diğer gemicilerinkinden farklıdır.
O, kulaklarını tıkamaz; tersine çağrıyı duymak ister. Ancak çağrıya
uyma tehlikesine karşı da kendisini seren direğine bağlatır. Gemicilerin
kulak tıkaması ile Odysseus'un kendisini seren direğine bağla(t)ması,
yasak arzunun çağrısına karşı alınan iki tedbiri temsil eder. Duymamak,
egonun arzuya karşı aldığı ilk tedbirdir; çağrı yokmuş "gibi yapılır",
bastırılır, unutulur. Oysa duyup da gitmemek süperegonun ikincil
tedbiridir. Arzunun varlığı kabullenilir, fakat bilinçli olarak karşı
koyulur.
Fantazi edebiyatında yasak arzuya karşı alınan bu iki
tedbir, daima birbirlerinin karşısında konumlandırılmışlar, fantazi
kahramanları daima bu ikisinin arasında bir tercih yapmak zorunda
bırakılmışlardır. Siren çağrısına uyup uymamak, fantazi öyküsünde sağ
kalıp kalmayacağınızı belirler. Yüzüklerin Efendisi'nde Boromir,
Yüzük'ün çağrısına uymaya kalktığında ölmek zorunda kalır. Siren,
rengarenk bir böcek yiyen bitki gibidir; renklere kapılıp gelen böceğin
sonu da gelmiştir.
Yasak arzuya ona gözlerini yumarak, görmezden
gelerek, yokmuş gibi davranarak direnmek, ikinci sınıf kahramanın
yazgısıdır. Siren imtihanıyla karşılaşan kahraman, arzusuyla yüzyüze
gelip mücadele etmekten kaçınırsa hayatta kalır, ama imtihanı da geçmiş
sayılmaz. Gandalf Yüzük'e dokunmayı bile redderek çağrıya kulaklarını
tıkar; ama bunu, o çağrıyı hiç duymamak pahasına yapar. Tam da bu
nedenle, Yüzüklerin Efendisi'nin gerçek kahramanı Gandalf değil, Aragorn
da değil, Frodo'dur. Çünkü bu ilk ikisi arzuyla sınanmayı, Yüzük'ü
taşımayı kabul etmemişlerdir. Frodo ise imtihanı kabul eder... ve tam
sınıfta kalacakken, düşmanı, "öteki"si, gölgesi tarafından, Gollum
tarafından yokolmaktan kurtarılır. Yerdeniz Büyücüsü'nde Ged, Terrenon
Taşı'nın çağrısını, iktidar ve alim-i mutlak olma vadini duyar ve bu
çağrıya direnir, imtihanı geçer. O anda da gerçekten "kahraman" olur.
Maceranın gerisi kolaydır artık; kendindeki arzuyla başa çıkmış olan
kahraman, bir gölgeyle haydi haydi başa çıkabilir.
Peki ama nedir
bu kadar şiddetle yasak olan, uyulması insanı ölüme, görmezden
gelinmesi ise sıradanlığa mahkum eden arzu? İki cevap verebilirim bu
soruya, ama ne tuhaftır ki bu iki cevap birleşip aynı yere çıkacaklar
sonunda.
Birincisi, Lacan'ı izleyerek Siren çağrısının anne arzusu
olduğunu söyleyebiliriz. Bir kadından doğmuş ve yetişkin olana kadar
onunla aynı (somut ya da muhayyel) yaşam mekanını paylaşan her insan
evladının ilk arzu nesnesi olan annesine duyduğu çaresiz, tatmin
edilemez arzu. Onunla birleşme (ya da ondan ayrılmış olduğunu kabul
etmeme) gayreti. Hayatın ilk yıllarından sonra genişleyerek cinsel
arzuyu da içerecek (ama asla yalnızca onunla sınırlı olmayan) bir arzu.
Oidipus kompleksini dolayımsız bir tanımla okuyan bir sürü düşünür (ve
hatta psikanalist), bu kompleksi erkek çocuktan anneye yönelen bir
arzunun sonucu olarak, yani heteroseksüel bir arzu olarak
algılayagelmiştir. Oysa daha Oidipal evreye varmadan, erkek ve kız
çocuğun içinde cinsellik potansiyelini de taşıyan arzularının ortak
hedefi annedir. Çoğu düşünür, çocukların heteroseksist bir içgüdüyle
doğduğunu sanır, en azından bunu varsayar; bu varsayım cinsellik
(sexuality) ile cinsiyet (sex) kavramlarının karıştırılmasının bir
ürünüdür. Anne Arzusu, ne salt içgüdüsel, açlıktan ve sıcaklık
beklentisinden doğan, ne de salt cinsel bir arzudur. Bu ikisinin, yani
örneğin karın doyurma hazzıyla cinsel taminin henüz ayrışmamış olduğu
bir döneme aittir. Çocuk cinsellik dışındaki ihtiyaçlarında (yeme,
ısınma, dışkılama, vs.) bir öteki zorunluluğundan kurtuldukça, anne
arzusu daralarak salt cinsel bir arzuya indirgenir.
Tekeşli/heteroseksist aile yapısının zorunlu sonucu, çocuğun bu
yasaklanmış arzuya doğru güdülmesidir aslında.
Bu arzunun
yasaklanmış olması, çocuğun ensest yasağı kanununu bilerek doğmasından
ileri gelmez kuşkusuz. Erkek olsun kız olsun her çocuk, annenin
ilgisinin ve zamanının çoğunu ya da önemli bir bölümünü istemez; tümünü
ister. Oysa daha ilk andan beri annenin ilgisi parçalanmıştır,
dağınıktır; Adam Phillips'in terimlerini kullanacak olursak, anne
çokeşlidir (promiscuous), oysa bebek tekeşlidir. Burada da insanlık
tarihinin en büyük tragedyalarından birinin kaynağını görürüz: Bir yanda
saplantılı bir bağlılık ("aşk"), öte yanda ise bu saplantıya cevap
ver(e)meyen bir ilgi dağınıklığı; sevgisizlik değil, yalnızca saplantılı
bir sevginin yokluğu.
Edebiyat tarihinde saplantılı/tekeşli aşık
erkek ve çokeşli, başkalarına ilgi duymaya her an açık kadın arasındaki
gerilimden doğan trajik metinlerin haddi hesabı yoktur. Kara romanın ve
kara filmin femme fatale'i, aslında karşılıksız anne arzusunun bir
arketipinden başka nedir ki?
Üstelik bu denklemde
çokeşli/saplantısız taraf ille de kadın iken, karşı tarafın erkek olması
da şart değildir. Nitekim Wachowski kardeşlerin yeni kara filmi
Bound'da, femme fatale kadın, ama karşısındaki saplantılı aşık figür
erkek değil gene kadındır (bu da herhalde filmin adının Türkçe'ye "Tuhaf
İlişkiler" diye çevrilmiş olmasının nedenini oluşturuyor).
Kuşkusuz
bebeğin arzusu cinsel arzuyu da kapsayacak biçimde genişlediğinde
("fallik dönem"), anne arzusunun imkansızlığı bir yasak biçiminde de
ortaya çıkar. Daha önce anne arzusunun ölümcüllüğü saplantılı olmasında
ve karşılıksız kalmaya mahkum olmasındaydı; şimdi ise işin içine bir
dışsal ceza tehdidi de girmiştir. Yasaklayıcı/Yasa Koyucu/Cellat baba,
anne-çocuk ilişkisine üçüncü unsur olarak katılır ve çocuğun nesnellik,
gerçeklik ve benlik duyularının gelişmesine yardımcı olur.
Baba
devreye girdikten sonra çocuk için anne arzusu gerçek bir Siren çağrısı
haline gelmiştir artık. Çocuk bu çağrıya tam olarak uymaya kalkarsa,
sonu ölüm, daha doğrusu, ölüm metaforunun işaret ettiği psikotik bir
varoluştur. Tüm yaşamını ulaşılamaz bir anne saplantısı üzerine kuracak,
her davranışıyla rahmin güvenli, sıcak, koruyucu ortamına geri kaçmaya
çalışarak hayatını bir cenin olarak sürdürecektir. Başka bir yol seçer,
babanın düzenine uyum sağlayıp bu çağrıya kulaklarını tıkarsa (Gandalf
Yolu), hayatı kurtulur, ama ikinci sınıf bir kahraman, sıradan bir
nevrotik olarak kalmaya da mahkum olur. Kuşkusuz fantazi edebiyatının
önerdiği üçüncü yol anlamlı bir psikoterapi sürecine eşdeğerdir. Anne
arzusuyla yüzleşip, onu tanıdıktan sonra çağrıya uymama yolu, anlamlı
bir büyüme sürecinin çatısını oluşturur.
İkincisi, Freud'un
geç dönem çalışmalarını izleyerek, Siren çağrısının ölüm dürtüsünün bir
metaforu olduğunu söylemek de mümkündür. Odyssesus'un gemicileri
kulaklarını tıkamasalar, ölümlerine gideceklerdi. Rengarenk böcekyiyen
çiçeğin çağrısına uyan böcek, ölümüne koşar. Peygamberdevesinin erkeği,
dişinin çağrısına uyar ve çiftleşme anında ölür. Freud (ve onu izleyerek
Marcuse), türü sürdürme içgüdüsünün, türün bireylerindeki ölüm
dürtüsüyle hem karşı karşıya, hem de içiçe olduğunu söyler. Haz dürtüsü
ile ölüm dürtüsü birbirlerinin hem zıddı hem de tamamlayıcısıdır (Le
Guin olsaydı Yin ve Yang gibi derdi mutlaka). Erkek birey, bir kez
tohumlarını verdiğinde, türün sürdürülmesi için gereksiz, hatta zararlı
hale gelir; bu yüzden de böcekler dünyasında çiftleşmeden sonra erkekler
çoğu kez ölürler. Dişi için ise aynı şey, doğurganlığını kaybettikten
sonra gerçekleşir.
Ölüm dürtüsünün melankoliden saldırganlığa,
kendine zarar verme fiillerinden paranoyaya kadar bir çok ortaya çıkma
biçimi var. Ancak tüm bu biçimlerde ortak olan, "doğmuş olma" durumuna
isyandır. Gerilimin ve boşalmanın, hazzın ve acının olmadığı, bu
bakımdan da sonsuzluğun mümkün olduğu bir "kesintisiz memnuniyet"
durumunu ister ölüm dürtüsü.
Freud bu saplantılı nevrotik
arzuyu, "tekrarlama zorlaması" kavramıyla, varoluş tarihi içinde daha
eski bir duruma dönüş arzusuyla açıklar. Bu da sürekli bir rahme dönüş
arzusunu, doğum öncesi duruma geri dönüş dürtüsü demektir aslında.
Dolayısıyla, anne arzusunun ve ölüm dürtüsünün işaret ettiği fiiller
aslında bir ve aynıdır. Anneden ayrılmış olmayı reddetme ve anneyle
yeniden birleşme gayretiyle, doğum öncesi duruma, yani bilincin ve
farkındalığın olmadığı rahim içine (kısacası ölüme) dönüş gayreti,
aslında bir ve aynı arzuyu yansıtır.
Bu yüzden de Siren, daima
annedir. Hem saplantılı bir biçimde aşık olunup, hem de nefret edilen
anne, rahme dönüş (ölüm) çağrısının da görünürdeki öznesi olduğu için,
kendisinden sakınılması gereken mitolojik bir varlığa dönüşür.
Fantazi
edebiyatındaki Siren çağrısı öyküleri, bu arzunun varlığını kabullenip,
onunla başa çıkma yollarının araştırılmasının öyküleridir. Siren
çağrısı size birçok şey vadedebilir: Sınırsız iktidar, sınırsız haz,
sınırsız mutluluk. Vadedilen her şey sınırsızdır. Oysa fantazi
kahramanı, tam da sınırlarını tanımak için çıkmıştır yola.
Sınırların
ötesine bir göz atıp dönmek, sınırları tanıyıp kabullenmenin en anlamlı
yoludur. Sınırı geçip geri dönmemek, kaybolmayı getirir. Gollum
Yüzük'le birlikte "Kıyamet Çatlağı"na düşer, vajinadan içeri girerek
rahme geri döner. En Uzak Sahil'de ölümsüzlük vadine kanan büyücüler
büyü güçlerini (iktidarlarını, bağımsız benliklerini, sanatlarını)
kaybederler. Arthur destanında bile tüm kötülükler, Lancelot'un
Guinevere'e (sembolik baba Arthur'un karısına, yani bir tür anneye) aşık
olmasıyla, arzuya gem vuramamasıyla başlar.
Gandalf ve Aragorn
örneklerinde, arzuya gözlerin ve kulakların kapanması kötü sonu
engeller, ama kahramanı da bulunduğu yerden bir adım bile ileriye
götürmez. Gandalf Yüzüklerin Efendisi'ni başladığı gibi bitirir. Aragorn
da öyle: İpsiz sapsız bir "Yolgezer" iken kral olmuştur, ama kişiliği
bir değişime uğramamıştır, büyümemiştir. Aragorn ve Gandalf roman
boyunca "tedavi" olamazlar; başladıkları gibi, bütün bir tarihin, savaş
ve yıkım dolu bir varoluşun acı dolu yükünü taşımaya, melankolik olmaya
devam ederler.
Peki Frodo'ya ne olur? Frodo Siren çağrısı
imtihanını geçemez; son anda arzusuna yenilir ve ancak Gollum'un
müdahalesiyle ölümden kurtulur. Ama bu kurtuluş tam değildir. Birincisi
eksilmiş, iğdiş edilmiştir. İkincisi ise, artık yaraları iyileşmeyecek,
huzur bulamayacaktır. Frodo'nun terapisi eksik kalır; Frodo büyür, ama
bir yetişkine dönüşemez. Öte yandan Frodo'nun hizmetkârı, roman boyunca
hep "ikinci sınıf" bir kişilik sandığımız Sam, arzunun ülkesine gider ve
geri döner. Yüzüğü takar ama onun çağrısına kanmaz. O yüzden de içgörü
kazanır, yetişkin olur. Bütün romanın mutlu sona erebilen tek kişisi
Efendi Samwise'dır. Evlenir, mutluluğu bulur; hatta Hobbitköy'e belediye
başkanı olarak iktidar sahibi bile olur. Ama iktidarın, hazzın, ya da
mutluluğun kölesi olmaz.
Ged'in "büyümesi"de Terranon Taşı'nın
sınırsız bilgi (iktidar) vadini duyup reddetmesiyle olur. Oysa Taş'ın
vadine kanan Leydi Serret önce kendini Taş'ın bağlı olduğu şatoya
hapsetmiş, sonra da ölümüne doğru uçmuştur. Le Guin klasik Taocu
diyalektiği kullanarak bize sınırsızlığın (ya da sınırsızlık arayışının)
aslında aşılması en güç sınır olduğunu, sınırın varlığını kabullenmenin
ise özgürleştireceğini söylemektedir. Ged'in "terapisinin" en önemli
adımlarından biridir bu red. Çünkü Ged ancak bundan sonradır ki, av
(semptomlarının elinde oyuncak) olmaktan çıkarak avcıya (semptomlarının
peşine düşerek onları tanıyan içgörü sahibi bireye) dönüşür.
Ölüm
Fantazi
edebiyatı komedya biçiminde örgütlenmez çoğu kez. Mutlu sonun olmadığı
çok görülmüştür. Mutlu son olduğu zaman bile ölümle onu ciddiye alarak
yüzleşilmiş olunmalıdır mutlaka. Ancak ölümle yüzleşip, ölümle tanışıp
gene de bundan bir süreklilik (ve sonunda da bir ders) çıkarmak için,
ölümün geri dönülebilir bir diyar olarak tanımlanması gerekir. Kral
Arthur ölür, ama Excalibur'u göle (Gölün Hanımı'na) iade eden Sir
Perceval, ölüm diyarına gidip dönmüştür bir kere (en azından Boorman'ın
Excalibur'unda böyledir). Yüzüklerin Efendisi'nde Gollum (Frodo'nun
"kötü" yarısı) ölür. Frodo'nun ölümcül yarası hiç iyileşmez; o da
sonunda "Gri Limanlar"a gider. Ama bunlardan çok önce Gandalf ölüm
diyarına gidip geri dönmüştür. Yerdeniz'in üçüncü kitabı olan En Uzak
Sahil'de Ged ölüm diyarına gider ve geri döner.
Kısacası,
fantazide ölüm çoğu kez geri dönüşlülüğüyle vardır. Bu öykülerin tümünün
atası, Yunan mitolojisindeki Hades yolculuklarıdır. Yunan mitolojisi
"öteki dünyayı" biraz yolgeçen hanı gibi tarif eder. Orfeus, Euridike'yi
kurtarmaya Hades'e gider, başarılı olmasa da en azından kendi geri
dönmeyi becerir. Odysseus ve Herakles'in de birer kere Hades'e girip
çıkmışlıkları vardır. İsa bile Lazarus'u dirilterek Hır
istiyan
mitolojisine kıyametten önce de ölümden geri dönüşün olabileceğine dair
bir ipucu, bir ümit katar.
Neden ölüm "geri dönülebilir" bir
deneyim olmalı? Çünkü ölüm tecrübe edip de ders çıkaramadığımız, tecrübe
edenlerin çıkarmış olabileceği derslerden yararlanamadığımız tek
yaşantı. Bu haliyle de anlatının, simgeler sisteminin alanına tümüyle
yabancı. Ölebilirsiniz, ama ölümü anlatamazsınız. Anlatmaya
çalıştığınızda da ancak bir imgeler dizesiyle yetinmek zorundasınızdır.
Yakıştırmalarla, metaforlarla, benzetmelerle.
Şiir bununla
yetinebilir, yetindiğinde de çok anlamlı ürünler çıkabilir ortaya. Ancak
kurgu, anlatmak, öykülemek zorundadır. Gerçekçi/doğalcı kurgu ölümle
yüzleşince onun öncesini (ya da sağ kalanlar için sonrasını) anlatmayı
seçer; ya da ölümün kendisiyle karşılaştığında işi nesir-şiire döker,
imgelerle oynamaya başlar. Oysa fantazi edebiyatı (mitolojik öyküler,
ortaçağ romansları, masallar, çağdaş fantazi romanları) "ölümden geri
dönüş" aracını kullanarak, ölümün gözlerinin ta içine bakmayı
deneyebilir. Kuşkusuz yüzleştiği ölüm değil, kendi yarattığı bir ölüm
kuklasıdır. Ama kuklaların yararsız olduğunu da kim söyledi? Punching
ball ile çalışan boksör, adı üstünde, kuklalarla çalışan Uzakdoğu
dövüşçüsü, bu çalışmalarından gerçek hayat (gerçek dövüşler) için çok
yararlı deneyimler edinmezler mi?
Ölümden geri dönüş öyküleri,
hemen hemen her defasında "ölümlülük"ü onaylamak için kullanılır. Ölüm
kaçınılmazdır; ölümü kaçınılabilir, geri dönülebilir bir diyar olarak
tasvir etmek ise, ölümün kaçınılmazlığını yeniden vurgulamanın, bir şeyi
zıddıyla ispatlamanın yoludur aslında. Peki ama insanlar ölümlü
olduklarının kendilerine tekrar tekrar ispatlanmasına neden gerek
duyarlar? Zaten en baştan beri veri değil midir bu?
Aslında en
baştan beri veri değildir. Doğduğumuzda, öleceğimizi bilmeyiz. Freud'un
son dönemlerinde önerdiği, Marcuse'nin de Eros ve Uygarlık'ta
geliştirdiği kavramı kullanacak olursak, bir ölüm dürtüsüne sahibizdir
yalnızca. Bölünerek çoğalan ilk tek hücreli canlıdan bu yana, türün
sürekliliğini, bir anlamda ölümsüzlüğünü sağlamanın yolu, türün
bireylerinin ölümlülüğünü güvence altına almaktır. Kendi bireysel
varoluşunu sonsuza dek sürdürmeye niyetlenen amip ya da terliksi hayvan,
asla bölünmez (bölünmek ölümdür çünkü), böylece de türün çoğalmasını
engellerdi.
Ölümün içgüdü düzeyinden çıkıp bilinçli bir bilgi
biçimini alması ise tüm bir büyüme sürecini kapsar. Bu konuda Le Guin'in
En Uzak Sahil hakkında söylediklerini hatırlamakta yarar var:"...Çünkü
çocuk yalnızca ölümün var olduğunu değil "çocuklar ölümün yoğun bir
biçimde farkındadırlar" kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini
anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar. Bu da büyümedir, ama
daha geniş bir bağlamda."
Başkalarının ölümünü kabullenmemiz
görece daha kolaydır; ama gene de sorunsuz değildir bu kabulleniş. Bir
yakınımızın ölümüne ilk tanık olduğumuz anda, ciddi bir travmayla da
karşılaşırız. Öğrenmemiz gereken yeni bir şey daha çıkmıştır karşımıza:
Yas tutmak. Eğer bu travma içinde bir suçluluk duygusu da
barındırıyorsa, yas tutmayı öğrenmemiz çok uzun bir zaman alabilir,
hatta hiç beceremeyebiliriz bunu. Eğer kaybettiğimiz kişiye karşı ifade
edemediğimiz öfkelerimiz varsa, çocukluğun o katışıksız kadir-i
mutlaklık duygusuyla onun ölümünden dolayı kendimizi suçlar, sorumlu
tutarız. Böylece ifade edilememiş öfke, suçluluk duygusunun altında
boğularak ifade edilememiş üzüntüye dönüşür; iki duygu, öfke ve üzüntü
birbirine karışır, ayırt edilemez hale gelir. Yetişkin hayatımızda her
üzüntümüz yanında bir de öfke duygusu getiriyorsa, bu zamanında yas
tutmayı, üzüntüyü üzüntü olarak dışlaştırarak eritmeyi öğrenememiş
olmamızdandır.
Biraz büyüyüp de kendi ölümlülüğümüzü bir bilgi
olarak ister istemez kabullendiğimizde, kendi müstakbel ölümümüzün
yasını tutmamız gerekir bir süre. Yas tutmayı öğrenememişsek, ifade
edemediğimiz öfke ve ifade edemediğimiz üzüntü birbirine karışır; ölüm
anı da bir türlü gelip geçemediğinden, bu karmaşa ilanihaye uzar gider.
İki ifadesiz duygunun karışımından ortaya müzmin bir kaygı çıkar. Bu
müzmin kaygı, bir yandan suçluluk duygusuyla, öbür yandan da ölüm
dürtüsüyle beslenir, büyür ve hayatımızı örter.
Bu kaygı duygusuyla
hesaplaşmak için, hem korkulan hem arzulanan, hem bir silah olarak
kullanılan hem de yası tutulan ölüme doğru, yani kaygının görünürdeki
nedenine doğru bir yolculuk yapmak ve geri dönmek şart olmuştur artık.
Fantazideki ölüm diyarına yolculuklar, işte bu içsel yolculuğun birer
metaforudur.
Gotik romanın ve çağdaş popüler korku filmlerinin
ölüm ve yas olgularını ele alma biçimleri fantazi edebiyatıyla önemli
paralellikler taşır. Ancak ortada çok önemli bir yön farkı vardır:
Gotik'te kahraman ölüler diyarına gitmez, tersine, ölüler yaşayanların
dünyasına gelir. Bu "Yaşayan Ölülerin Dönüşü" temasını Slavoj Zizek,
Lacan'ı izleyerek şöyle anlatır:
(Halloween'deki psikotik katilden
Ayın On Üçü Cuma'daki Jason'a kadar) uzun bir dizinin ulaşılamamış
arketipi, George Romero'nun Yaşayan Ölülerin Gecesi'dir hâlâ. Bu filmde
"ölmemiş ölü"ler saf kötülüğün, öldürme ve intikam alma dürtüsünün
cisimleşmiş halleri olarak değil, kurbanlarını sakil bir sebatla
izleyen, acı çeken varlıklar olarak, sonsuz bir acıyla renklendirilmiş
olarak gösterilirler...tıpkı vampiri dudaklarında sinik bir
gülümsemeyle, kötülüğün aracı olarak değil de, selamet arayan,
melankolik, acı çeken biri olarak gösteren Werner Herzog'un Nosferatu'su
gibi. Bu olguyla bağlantılı olarak safça, temel bir soru soralım:
Ölüler neden geri dönerler? Lacan'ın bu soruya önerdiği cevap, popüler
kültürün cevabıyla aynıdır: Çünkü usulünce gömülmemişlerdir, yani cenaze
törenlerinde bir şeyler yolunda gitmemiştir.
Yası
tutulamayan bir ölü, usulünce gömülememiş demektir. Yaşayanların
dünyasından uğurlanmamış, yaşayanlar ölenle aralarındaki hesabı tam
olarak kapatamamışlardır. O yüzden ölü sürekli olarak geri döner, bizi
huzursuz eder, rüyalarımıza girer, evimizi perili eve dönüştürür. Eğer
yası tutulamayan ölü bir başkası değil de kendi ölümlülüğümüzse, ikide
bir geri dönüp bizi rahatsız eden hortlak da kendimizden, daha doğrusu
ölümlülüğümüzün işaretlerini taşıyan vücudumuzdan başka bir şey
değildir. Gotik romanın ve onu izleyen korku filmi geleneğinin bu duruma
bulduğu nihai çözüm ölüyü gömmek, eksik kalmış cenaze törenini
tamamlamak, ölümlülük bilgisiyle barışmak, yani yas tutmayı başararak
ölüyü yaşayanların dünyasından uzaklaştırmaktır.
Oysa
fantazi, aynı şeyi tam tersinden yapar. Fantazide ölüler bize gelmez,
biz onlara gideriz. Ancak amaç bir ve aynıdır: Ölüleri gömmek. Zizek'in
tabiriyle "ödenmemiş simgesel bir borcun tahsildarı" kimliğiyle
karşımıza çıkan ölülere borcumuzu ödeyerek, ölüler dünyası ile
yaşayanlar dünyasını yeniden birbirinden ayırmak.
Ölüler diyarını
ziyaret edip geri dönmeyi başarabilmek bizi ölümsüzleştirmez. Tersine,
anlamlı bir yolculuk kendi ölümlülüğümüzün bilgisiyle barışmamızı, bu
bilgiyi kaygıyla karşılamaktan vazgeçmemizi sağlar. Nedenleri ve
mekanizmaları belirsiz kaygıyı, açık, belirli ve başa çıkılabilir bir
korkuya dönüştürür. Kaygı karşısında cesaret gösterilemez, oysa korku
cesaretle karşılanabilir. O yüzden ölüme yapılan yolculuk bizi cesur
kılar. Korkuyu korku olarak yaşamamızı sağlayarak bize cesur olabilme
seçeneğini sunar.
Odysseus ölüler ülkesine ne için gider? Bilge
Tiresias'ı bulup, İthaka'ya, evine dönüş yolunu öğrenmek için. Fantazi
edebiyatının ilk örneğinde bile, ölüm diyarına yolculuk, eve dönüş
yolunu bulmak amacıyla yapılır. Kuşkusuz "eve dönüş" tek katmanlı bir
metafor değildir burada. Odysseus için bu bir yandan karısına (tekeşli
aileye) ve krallığına (politik istikrara) dönüş anlamını taşırken, bir
yandan da ruh sağlığını, benlik bütünlüğünü yeniden kazanmak anlamına da
gelir. Tam da bu anlamda, ölüm diyarına yapılan yolculuk, sınırlı bir
psikoterapi öyküsüdür. Ölüler diyarı, çorak ülke, bilinçdışının tam bir
metaforu değildir çünkü. Bilinçdışının belirli bir bölümünü, narsisizmin
mekanizmalarının çalışamadığı, aynaların olmadığı bir bölgesini temsil
eder: Görüntüsüz kaygılar diyarını, Lacan'ın "Gerçek"ini simgeleştirme
çabalarımızın sonuçsuz kalmış artıklarının çöp tenekesini.
Dante'nin
Cehennem'inden farklı olarak, bu ölüler diyarına girmek için umudu
kapıda bırakmak gerekmez. Fantazi edebiyatında ölüler diyarına yolculuk
Dante'nin tam tersine umutla, iyileşme umuduyla yapılır. Dante'de bu
umut üçüncü kitaba saklanacak, karanlıktan, gölgeler diyarından değil,
aydınlıktan, selametten, Cennet'ten doğacaktır. Dante'de iyileşme,
selametle eşanlamlıdır, imandan kaynaklanır. Fantazi ise selameti
amaçlamaz, değişmeyi, büyümeyi amaçlar; tam da bu yüzden iyileşmenin,
salaha ermenin yolu karanlığın içinden geçerek gerçekleşebilir.
En
Uzak Sahil'de, Kuğu adlı büyücü ölmeyi reddeder. "Kendi kendime", der,
"Artık ölümü gördüğüme göre, ölümü kabul etmeyeceğim, dedim. Bırak tüm
aptal doğa, kendi aptal yolunda gitsin, ama ben bir insanım, doğadan
daha mükemmelim, doğanın üstündeyim. O yoldan gitmeyeceğim, kendim
olmayı bırakmayacağım."
Ölümü kabul etmemek için tüm yapabildiği,
ölümle yaşam arasındaki kapıyı büyüyle açmak ve tekrar kapatmayı
başaramamaktır. Kendisini ölümle yaşam arasındaki belirsiz alana mahkum
eder böylece; adını unutur, benliğini kaybeder. Le Guin bize benliğin
ancak ölümlülüğü kabullenmekle bütün olacağını söylemektedir bu yolla:
Ölümü kabullenemeyen, ölümle yaşam arasına sıkışır kalır, hep eksik, hep
parçalanmış bir alacakaranlık hayatı yaşar. Ged'in yaptığı ise kapıyı
kapatmaktır. Bunu yaparken tüm büyü gücünü ("iktidarını") harcamak
zorunda kalsa da. Ama bunu yaparken Kuğu'yu da, tüm yaşayanları da
"bütünler", ölümü kabullenerek onu yaşamın alanından çıkarır. Ölümü
kabullenemeyen kişi hep onu hayal ederek, onu kurarak yaşar;
simgeleştirilemez olanı simgeleştirmeye çalışır durur. Bu yüzden de
bütün olamaz, tamamlanamaz. Ged ölümle yaşamı yeniden ayırarak, ölümsüz
bir yarı-hayattan, ölümlü bir tam-hayata geçilmesini sağlar.
Bunu
yaparken bilinçdışının bir bölgesine, çorak ülkeye girmek, orada hüküm
süren ölüm korkusu/ölüm dürtüsü karmaşasıyla yüzleşmek, Kuğu'ya, ölümden
ölesiye korkan, çılgın gibi ölümsüzlük peşinde koşan persona'sına
adını, benlik bilgisini yeniden öğretmek zorundadır. O zaman ölümle
yaşam arasındaki kapı kapanır, yaşam yeniden kendisi olur. Ged bir kez
daha iyileşmiş, "bütün olmuştur." Yerdeniz Büyücüsü'ndeki iyileşme
büyümenin, çocukluktan yetişkinliğe adım atmanın simgesiydi. Bu defaki
iyileşme ise orta yaş krizi dediğimiz şeyle hesaplaşılmasının, kendi
yaşlılığını, ölümlülüğünü kabul etmenin simgesidir.
Eve Dönüş
Her
fantazi metninin zorunlu sonu, eve dönmektir. Le Guin'in "Esas
Yolculuk" dediği şey yani. Ancak dönülen ev, hiçbir zaman sorunsuz,
rahat bir "yuva" olmaz. Odysseus onca badireden sonra İthaka'ya dönmeyi
başardığında, bulduğu şey onu hasretle bekleyen krallığı ve karısı
değildir. Yirmi yıl süren fantastik yolculuğu boyunca hem cinsel hem de
politik iktidarı tehlikeye düşmüştür; evi krallığını sömüren ve
karısıyla evlenmek isteyen taliplerle dolmuştur. Odysseus'u ikinci bir
serüven daha bekler evine vardığında: Karısını ve krallığını bu
kuşatmadan kurtarmak.
Aynı şeyi Yüzüklerin Efendisi'nde de görmek
mümkündür. Yüzük Kıyamet Çatlağı'na atılıp Sauron'un orduları
yenildikten sonra, Frodo, Sam, Pippin ve Merry Hobbitköy'e dönerler.
Ancak Hobbitköy, Gandalf'a yenik düşen Saruman ve adamı Solucandil
tarafından işgal edilmiştir. Eve dönüldüğünde de hobbitleri yeni bir
serüven bekler. Sanki tüm Orta Dünya çapında olup biten olaylar, daha
küçük çapta Hobbitköy'de tekrarlanmaktadır. Bu serüven de sonuçlanıp
Saruman'la Solucandil yenildiğinde bile, hâlâ yapacak bir sürü iş
kalmıştır. Nitekim Sam, maceranın sonunu şöyle özetler: "Bu dağınıklığı
temizlemeden son demeyeceğim ben. Bu da hem zamanımızı alacak, hem de
çok uğraştıracak."
Eğer fantastik yolculuğu Le Guin'in deyişiyle
"bilinçaltı zihne yapılan bir yolculuk" olarak göreceksek, bu
yolculuğun "eve dönüş" aşaması da, araştırılan, keşfedilen bilinçdışı
malzemenin günlük yaşantıya uyarlanması, gündelik hayatta karşımıza
çıkan semptomların, o muazzam fantastik yolculuğun verileriyle yeniden
anlaşılarak yerli yerine oturtulması, bir "ev temizliği" yapılmasıdır.
Fantastik
yolculuğa çıkmanın nedeni saf bir merak duygusu da olabilir. Ancak
fantazi metinlerinde olaylar böyle başlamaz çoğunlukla. Mutlaka evde
huzursuzluk da vardır merakın yanında. Odysseus belki de durup dururken
fantastik bir yolculuğa çıkmak zorunda kalan, evinde huzur içindeyken
mecburen savaşa giden tek fantastik figürdür. Ged'in Yerdeniz
Büyücüsü'ndeki ve En Uzak Sahil'deki yolculukları hep evdeki bir
huzursuzluğa denk düşer; birincisi kişisel, diğeri ise dünya çapındadır
bu huzursuzlukların, ama Ged de ilk yolculukta bir ergen, ikincisinde
sorumlu bir yetişkindir zaten.
Yüzüklerin Efendisi de önce
Hobbitköy'deki huzursuzluklarla başlar. Yuvarlak Masa şövalyelerini
Kutsal Kase arayışına yönelten, Camelot'daki huzursuzluktur; bunların
başında da Arthur'un ensestten doğma oğlu Mordred, kızkardeşi
Morgana'nın iktidar hırsı ve en nihayet Sir Lancelot ile Guinevere
arasındaki ümitsiz aşk gelir.
Fantazi kahramanı yolculuğa
"ev"deki bir huzursuzluğu gidermek için çıkar; gündelik yaşamında bir
altüst oluş vardır. Bu huzursuzluk, psikanaliz ile kurduğumuz paralellik
bağlamında, semptomlara denk düşer. Fantastik yolculuğun kendisi ise bu
semptomların "altında yatan" bilinçdışı malzemenin araştırılması,
serbest çağrışımlar, rüya çözümlemeleri ve bir araya getirilmeye
çalışılan bölük pörçük anılardır. Bu yolculukta her ne olursa olsun,
sonunda eve dönülecek ve semptomların kendileriyle de hesaplaşılacaktır.
O yüzden "eve dönüş" teması psikanalitik terapideki sonuçlanma
aşamasının bir metaforu gibidir. Nasıl psikanaliz süreci boyunca
yaratılan iki kişilik fantastik aktarım/karşı-aktarım evreni sonuçlanma
aşamasıyla birlikte gerçek dünyaya geri dönerek semptomların ya
giderilmesi, ya da onlarla barışılması kanalına girecekse, fantastik
yolculuktan eve dönüş de, tüm yolculuğun küçük bir modelini gündelik
yaşamın evreni için yeniden kurarak ve çözerek, hayatı yaşanılır kılar.
"Eve
dönüş"ün olmadığı fantastik metin, başarısızlıkla sonuçlanmış bir
psikanalitik vaka öyküsüdür. Arthur destanında eve dönüş yoktur, tersine
yıkım, düzenin bozulması ve ölümdür sonda karşımıza çıkan. Sondaki
yıkımdan sağ salim çıkabilen Sir Perceval ise destandaki tümüyle masum
ve saf tek kişidir. Ölüler diyarına yolculuğu gerçekleştiren tek kişi de
odur zaten. Ama onun da eve dönüp dönemediğini, döndüyse bunun nasıl
bir ev olduğunu bilemeyiz. Yüzüklerin Efendisi'nde Hobbitler fantastik
yolculuklarının derslerini Hobbitköy'e uyguladıklarında, yalnızca
Saruman'la Solucandil'i alt etmekle kalmazlar, Hobbitköy'de nicedir
sürüp gitmekte olan hobbitler arası önemli-önemsiz sorunları,
semptomları da yeni bir düzende içererek huzuru sağlarlar.
Sonuç
olarak, 20. yüzyıl modernist romanının serbest çağrışım teknikleriyle
yakalamaya çalıştığı bilinçdışı, bu saldırıdan paçasını kurtarır, ama
fantazi edebiyatının rüyaları gerçekmiş gibi, gerekçelendirmeden ve
açıklamadan yazma tavrının karşısında yakayı ele verir. Fantazi
(Tolkien'in ve sonradan da Le Guin'in defalarca uyardıkları gibi)
alegoriye dönüşürse, bu bilinçdışı yolculuk özelliğini kaybeder, basit
bir ahlak dersine, ya da basit bir ahlakçı kıssaya dönüşür. Çerçevesini
alegori olarak değil de rüyanın en temel tanımında olduğu gibi, bir arzu
gerçekleştirme anlatısı olarak kuran fantazi, o çerçevenin içinde ve
sınırında yaptığı yolculuklarla, bilinçdışı zihne çeşitli açılardan göz
atma şansını verir okuruna. Fantazi kahramanı bir büyülü nesnenin
peşinde dünyasının ta öbür ucuna kadar gider ve orada kendini bulur;
Sirenlerin çağrısını dinler, vicdan hesaplaşmasını yapar, direnir ve
böylece saplantılı olmayan bir sevginin yolunu açar kendine; ölümden
ölesiye korkar ve en iyi fantazi geleneği içinde, korktuğu şeyin üstüne
üstüne, ta kalbine kadar gider ve orada kendi ölümlülüğünü orada, uzakta
bırakarak geri döner. Bütün bunların sonunda da evine, gündelik
yaşamına geri döner; ama değişmiştir artık. Adına ister "tedavi"
istersek de Zizek gibi "semptomunun keyfini çıkarmak" diyelim, kendi
"bugün ve burada"sı ile başa çıkma yollarını öğrenmiş, büyümüş,
yetişkinleşmiştir.
Fantazi daima büyümeyi temel aldığı için, çoğu kez
"çocuklara ait" bir tarz olarak bir kenara ayrılır. Oysa, büyümenin
sonu olmayan, ya da ancak ölümle sonlanacak bir süreç olduğunu
unutmazsak eğer, durmadan acı çekip de bir türlü psikanalize yaklaşmayı
kendine yediremeyen yetişkinle, fantaziyi hayatından çıkarıp atan, Le
Guin'in tabiriyle "ejderhalardan korkan" yetişkin, bir ve aynı kişidir
aslında. Korktukları şey de bir ve aynıdır: Güç bela Mordor'a varıp,
orada kendi suretlerinden başka kimseyi bulamamak.
Bülent
Somay
Kaynakça:
1-"Fantazi edebiyatı"; teriminin jenerik (türsel) tanımı için Darko
Suvin'in Metamorphoses of Science Fiction kitabındaki tanım çabalarını
esas alıyorum. Suvin'e göre edebi türler tarih boyunca iki büyük akım
oluştururlar. Bunlardan birincisi, Suvin'in "doğalcı/naturalist" diye
adlandırdığı, her çağın "bugün ve burada"sının olabildiğince sadık
temsillerinin temel alındığı akımdır. Bu akım her çağın ana akımıdır ve o
çağ içindeki adlandırılması ne olursa olsun (romantizm, realizm,
neo-klasisizm, modernizm) aynı büyük, doğalcı akımın parçasıdır. Diğer
akım ise her çağın ikinci planda kalan, muhalif akımıdır. Suvin buna
"estanged=yadırgatılmış" akım der, ki ben "estranging=yadırgatıcı"
terimini daha uygun görüyorum. Yadırgatıcı akım tarih boyunca farklı
biçimler alabilir, peri masalı, halk öyküsü, ortaçağ romansı, bilimkurgu
ya da fantazi şeklinde ortaya çıkabilir. Bu türler birbirlerinden
tarihsel/dönemsel açıdan ya da kullandıkları biçimsel aygıtlar
bakımından ayrılabilir, ancak ortak yönleri, içinde varoldukları çağın
"bugün ve burada"sına alternatif bir varsayım üzerine kurulmuş
olmalarıdır. Bu büyük akım içinde, örneğin bilimkurgu fantaziden, temel
anlatısal (alternatif) varsayımını kendi çağının bilimsel bilgi kümesi
tarafından yanlışlanamaz biçimde kurmasıyla ayrılır. Fantazinin böyle
bir kaygısı yoktur. O yalnızca okurundan "inanmama duygusunu askıya
almasını" bekler. Bu yüzden "fantazi edebiyatı" derken yer yer bu özel
tanıma, yer yer de "yadırgatıcı akım"ın tümüne gönderme yaptığımı
belirtmem gerekir. Mitoloji öykülerini ise bu yadırgatıcı akımın içinde
görmemek gerektiği kanısındayım; çünkü mitolojik öykülerin temel
varsayımı, o çağın "bugün ve burada"sı içinde "gerçek" kabul edilen
olguların temsili üzerine kuruludur. Zeus mitolojik öykü için bir
metafor değil, gerçeğin ta kendisidir; Balzac'ın Baba Grandet'si kadar
gerçektir. Bu nedenle, mitoloji kendi başına ana akım içinde yer
alırken, fantazi edebiyatı ve genel olarak yadırgatıcı türler için bir
metafor malzemesi olarak (yani bilinçli/yarı-bilinçli biçimde yadırgatma
amacıyla) kullanıldığında yan/muhalif akımın alanına girer. Arthur
efsanesi bir efsane iken gerçekliğine inanılıyordu belki; ama Malory ve
daha sonra Tennyson tarafından anlatı haline getirildiğinde, o
şairlerinin kendi dönemlerinin dünyasına bir alternatif oluşturacak
şekilde yeniden kurgulanmıştır.
Kuşkusuz anne arzusunun reddine
ya da yenilmesine verilen bu büyük önem, bu konuda düşünen (ben de
dahil) insanların ensest yasağı kuralına bilinçsiz bir biçimde
körükörüne bağlı olmasından kaynaklanıyor da olabilir. Ben en azından
bilinçli düzeyde böyle bir saplantıya sahip olmadığımı belirteyim. Rahme
dönüş hevesinin, bağımsız bir varlığı ve yaşamı reddediş anlamındaki
bir anne arzusunun savunulur yanı yok; ama bir insan kendi genetik
annesine gerçekten aşık da olabilir, bu aşk cinsel bir yan da
içerebilir. Günümüzde cinsel aşk ile üreme fonksiyonu birbirinden
neredeyse tamamen ayrılmış olduğu için, birinci dereceden akrabalar
arasındaki cinsel ilişkinin "türü bozduğu" tartışması artık geçersiz
kalmıştır. Fakat bu aşkın bir anlamı olabilmesi için o insanın
kendindeki anne arzusuyla yüzleşmiş, onunla hesaplaşmış ve bir şekilde
başa çıkmış olması, bu aşkın bir saplantıdan ya da psikotik bir içe
kapanma sürecinden ibaret olmadığından emin olması gerekir. Ancak o
zamandır ki aşk için bir sıfır noktasına gelinmiş olur ve kimin kime
aşık olabildiğine bakılabilir. Bu hesaplaşma yapılmadığı sürece, boyun
eğilen anne arzusu, insanı şizofreni ile saplantı zorlaması nevrozu
arasında bir yerlere kıstıracaktır kanısındayım.
Ursula K. Le
Guin, "Rüyalar Kendilerini Açıklamalı"; Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar
içinde, (Metis, 1999), s. 22-23.
Slavoj Zizek, Looking Awry, (MIT
Press, 1992) s. 22-23.
Ursula K. Le Guin, En Uzak Sahil, (Metis,
1995), s. 188.
J. R. R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi, III.
Kısım, (Metis, 1999), s. 336.
Ekleyen: Bülent Somay
Eklenme Tarihi: 2010-05-08 08:34:59